Tuna Yılmaz

tarihinde yayınlandı

Saat 08.00: Tuna’nın sabah koşusuna eşlik etmek için biz de spor ayakkabılarımızı giyiyoruz. Nerede yakalarız bilinmez, hazırlıklı olmak lazım.

Saat 09.30: Tuna hala güzergahta görünmüyor.

Saat 11.45: Köşeden dönüyor. Tuna sabah koşusunda.

Evet, onun için hala ‘sabah’. İstanbul gibi bir şehirde koşucu olmak zor iş. Üstelik sabahın en erken saatlerinde kendini yollara atmıyorsan, vay haline! Şehir gürültüsü, hava kirliliği ve trafikte bekleyen araçlar arasındaki koşu maratonu seni bekliyor demektir.

“Ormana gidip koşmak daha mantıklı değil mi?” diye düşünüyoruz içimizden.

Garipsediğimizi fark etmiş olacak ki yola serilmiş sokak hayvanlarından sıyrılıp cevap veriyor.

Yavaş yavaş başladığım bu koşu macerasında yarı maraton koşan biri haline gelmem kısa sürdü çünkü koşmayı çok sevdim. Koşarken düşünüyorum, kararlar alıyorum, kendi kendime konuşuyorum. Bir tür meditasyon görevi görüyor benim için. Ama doğada koşamıyorum. Benim sokaklarda koşmam gerekiyor. Ben tam bir şehir koşucusuyum.

Tuna’yı tanımlamak için bir kelimemiz olsaydı, bütün bu yazı boyunca bunu tekrar edebilirdik ama yok. Aslında onun kendini çok iyi yansıttığını düşündüğü bir kelime var ancak paylaşmıyor. Eğer kendini şaşırtıp ilk dövmesini yaptırabilirse, o zaman bileceğiz.

Yaptığım işe ne diyeceğimi işin aslı ben de çok iyi bilemiyorum. Öyle doktor, berber, avukat gibi tek kelimeyle anlatılabilecek bir iş değil ne yazık ki. Kimisi ‘Kültür Yöneticisi’ diyor, kimisi ‘Yaratıcı Sektör Danışmanı’… Ben kısaca ‘Yaratıcı Danışman’ deyip geçiyorum.

Tuna, film festivalleri ya da sergiler gibi sanat etkinlikleri organize ediyor, mevcut organizasyonlara içerik sağlıyor ya da küratörlük yapıyor. Kimi zaman sanatçılarla menajer gibi çalışıyor ya da moda tasarımcılarına marka danışmanlığı veriyor. Hala dergilerde yazı yazıyor, zaman zaman TV programları hazırlıyor. Bitti mi? Hayır. Bitmiyor. Biz de “İnsan kendini nasıl bir gün bu noktada bulur?” diye sormadan edemiyoruz.

Hikaye ilginçleşiyor.

1978 doğumlu Tuna, işletme bölümünün ardından kendini İzmir’ de bir fabrikanın ihracat müdürü olarak buluyor. Moda ya da sanat henüz hayatını şekillendirmeye başlamamış. Dergilere hobi olarak yazı yazması ise o dönemlere dayanıyor.

“Ta ki bir gün ceketimi alıp o kapıdan çıkana dek. Bundan sonra kariyerimi istediğim yöne çevirecektim; yönümü buldukça yelkenimi dolduran rüzgar daha da güçlü esmeye başladı!” İşte o 2005 senesinde kendini burslu olarak Design Studies master’ı yaparken buluyor Tuna. Rüzgar onu önce Hong Kong’a, oradan da İstanbul’ a yöneltiyor. Kendini ‘Tasarım geçmişi olmayan hatta eli kalem tutamayan tek kişi’ olarak tanımladığı master programını birincilikle bitiriyor ve ‘Amerikan Sinemasında İstanbul Kentinin Tasarım Araçlarıyla Temsiliyeti’ başlıklı tezi yurtdışında kitaplaştırılıyor.

Bir saniye, o Dry Martini’deki son yuduma bizim ihtiyacımız var. Tuna yenisini söylüyor.

Günlük maksimum 4 saat aktif çalışma saatiyle sınırlandırdığı iş hayatı, önemli bir toplantı ya da organizasyon ile bölünmüyorsa akşamüzeri saatleri Tuna’nın içkisinden ilk yudumu aldığı zaman dilimi oluyor.

Akşam üstü saatleri gibi güneşin etkisini kaybettiği ama hala ışıl ışıl olduğu, herkesin ve her şeyin daha güzel göründüğü saatler vardır hani. İşte benim için günün anlam ve önemi asıl o zaman başlar.

Kendi bulunduğu her yeri ofis olarak kabul eden, bu yüzden herhangi bir ofise ihtiyaç duymayan Tuna için, aktif 4 saatlik iş diliminin dışında da günün her saati kafa yorarak yani çalışarak geçiyor.

İşim benim, ben işimim. Yaptıklarım iş değil, onlar beni ben yapan şeyler.

Hal böyle olunca onu her an her yerde çalışarak görebileceğimizi düşünürken, sınırı çekiyor.

Bir tek evime gelen biri beni iş yaparken asla göremez!

Tuna3Sanat ve tasarımla bu kadar iç içe bir karakterin sıradan bir evi olmasını zaten beklemiyorduk ama Tuna’nın evinde ilk anda göze çarpan parçalar var. Duvardaki CD rafı ilk merak ettiğimiz parça oluyor. Bizim kadar hayran olduğu belli çünkü iç geçirerek anlatıyor.“O bir Pascal Bauer tasarımı ve Ycami marka bir CD rafı. Yaklaşık 20 yıllık ve ikonik bir tasarım nesnesi. Ve maalesef bana ait değil! En yakın arkadaşlarımdan birinin.”Evin içinde gezinmeye devam ederken, en favori köşesinin neresi olduğunu merak ediyoruz. Zira evde, bambaşka estetik unsurların gölgesinde dinlenilecek çok alan var.

Evin en sevdiğim köşesi yatağım. Evde en çok orada vakit geçiyorum. Uzun uzun telefonda konuşuyorum, yatağa geç giriyor olabilirim ama geç uyanıyorum, hatta arada bir şekerleme de yapıyorum. E orda sevişiyorum. Daha ne olsun!

Bir yandan evini anlatırken, yeniden kahve yapmaya başlayan Tuna’ya evindeki sanat eserlerini soruyoruz. İtiraf edelim, yatak çarşaflarının sanat eseri olma ihtimali olmadığından o konuyu es geçiyoruz. Ya da olabilir mi?

Evimdeki sanat eserleri genelde beraber çalışıp arkadaş olduğum sanatçıların eserleri. O yüzden benim için çok önemliler.

İnsanın arkadaşlarının işlerini evinde sergileyebilmesi büyük mesele. Ama yine de bu durumun kavram karmaşasına neden olup olmadığını merak ediyoruz.

“Hayır, bu durum duvarların farklı tür ve çeşitlerde işlerle dolmasını sağlıyor. Yağlı boya da var, kara kalem de.” diye cevap veriyor. “Mesela Viron Erol Vert ya da Mehmet Dere’nin eserlerini duvarımda görmek hem zevk hem de gurur benim için.“

Kahveler hazır olunca bugün kaçıncı bardak kahvesini içtiğini soruyoruz. Doğal olarak hatırlamıyor çünkü o da bir kahve bağımlısı. Üstelik kolay bir bağımlı değil, verdiğiniz her kahveyi içmiyor. Nescafe teklif ederseniz, fincanı kafanıza geçirebileceğini söylüyor. Bağımlığının takıntıya dönüşme evresinde olup olmadığını sorduğumuzda aldığımız cevap nedense bizi hiç şaşırtmıyor. Adam takıntılı. Hem de her şeye.

Mesela telefon-cüzdan-anahtar üçlüsünün hangi cebe gireceği belli ve hiç sekmiyor. Yaz-kış çıplak uyuyor. Saati sağ koluna takıyor. Asla ağzına şeker sokmuyor. Telefonunda kesinlikle bildirim durmuyor. Mimar Renzo Piano’nın işlerine takıntılı, tüm binalarını gidip görmüş. Ve son olarak müzik albümlerinin sürekli düzenli olması gerekiyor, kapak görselleri eksikle tamamlanıyor.

Geniş bir müzik listesi olduğunu belirtmemiz gerek. O listeyi düzenli tutmak zor iş olmalı. Tüm listeyi bitiremeyince özetlemesini istiyoruz.

Megadeth, Yıldız Tilbe ve Depeche Mode art arda çalabilir benim listemde, o kadar karışık. Ama sanırım en çok Sinatra, Bennet gibi Amerikan standartlarını, Aznavour ve Brel gibi Fransız babalarını dinliyorum. Büyük bir Bruce Springsteen hayranıyım!

Saatler viski ve puro ikilisini işaret ettikçe, konu konu açıyor. Tuna geceleri kendini barlara atanlardan değil, O, uzun süren akşam yemeklerinin ve akşamüzeri içkilerinin insanı.

5 sene önce sigarayı bırakmış ama puro ile arası hala iyi. Uzun süre farklı purolar deneyimleyip tadını aldıkça, aromaları algılayıp kendi kişisel zevkini ona göre şekillendirmeye başladığını anlatıyor. Bu uzun bir yolculuk. Kurallarına göre oynamak lazım. Biraz da pahalı bir yolculuk olduğu kesin. Ama o konuda kararını vermiş.

Hayatımdaki tek lüks olarak puroyu görüyorum. Kötü ve kalitesiz her şeyden nefret ettiğim gibi, ucuz ya da kalitesiz bir puroya da katlanamam. Param yoksa da sevmediğim bir puroyu alıp içmem. Favorim bir Havana, Küba purosu olan Romeo y Julieta’nın Wide Churchill’i.

Puro konusunu da takıntılı oldukları arasında geçirmemiz gerektiğini sonradan anlıyoruz. Çünkü kalitesine taktığı kadar işin adabına da takık. Sırf statü sembolü olsun diye ne içtiğini bilmeden ağızlarında puro ile gezen insanlara ise tahammülü yok. Puronun ayakta içilmemesi gerektiğini yine ondan öğreniyoruz. Bu yüzden daha çok evde ya da açık havada single malt viskisini içebileceği keyifli bir masa bulduğunda puro içiyor.

Bu statü sahibi olduklarını değil, kazandıkları parayı doğru harcayamayacak kadar zevkten yoksun olduklarını gösteriyor, o kadar.

Konudan bir haber olduğumuzdan, bir bileni bulmuşken, en iyi ne gider puronun yanına diye soruyoruz. Favorileri Bowmore markasının Enigma adlı oldukça isli 12 yıllık çeşidi ama İstanbul’ da dışarıda içecekse, tercihi Lagavulin 16 yıl oluyor.

Ama en önemlisi, sohbet edecek bir arkadaş elbette!

 

 

Tuna Yılmaz
IAMNOTBASIC Beyaz Bisiklet Yaka T-Shirt ile
Proje Uygulama: 85/90 Projects

← Sonraki Yazı Önceki Yazı →